Mitolojiler

Facebook Twitter Subscribe
 

yunan mitolojisi kahramanları

Mitolojiler
Tarih : 01 Haz 10
Yazar : ozlem

Zeus’un habercisi İris Troia’lılara büyük bir ordunun yaklaştığını haber verdi. Hektor’un çağrısıyla, Troia’lılar, kalelerini müdafaaya hazırlandılar. Şehrin kapıları açıldı. Sayısız savaşçı ve harp arabası bu kapılardan dışarıa döküldü. Her iki ordu karşı karşıya geldi ve muharebe maziyeti aldı.

Menelaos’un karısı güzel Helena’yı kaçıran Paris Troia’lıların başında göründü. İki tunç harbeyi sallayarak Yunanlıların en yiğidini çetin bir dövüşe çağırdı. Ares’in sevdiği Menelaos Paris’in ön saftan ayrılıp geniş adımlarla ilerlediğini gördü. Acıkmış bir arslan, büyük bir geyiğe rastlayınca nasıl sevinirse, Menelaos da Paris’i karşısında görünce öyle sevindi, karısını kaçıran alçak misafirinden öcalacağını umdu. Silahlarıyla acele arabasından atladı. Paris Yunan ordusunun başında onu görünce, yüreği sıkıldı. Aslında yaman bir savaşçı olan Menelaos’un intikam hissiyle daha da güçlendiğini sezdi. Paris’in ölümden kurtulmak için kendi askerlerinin arasına çekildi. İki dağ arasındaki bir derede bir yılan gören yolcu, nasıl geri sıçrar, dizleri titrer, benzi solarsa, Paris de Atreus’un oğlundan öyle korktu. Atak Troia’lıların içine karıştı. Hektor ona acı sözlerle çıkıştı;

Güzelliğinden başka bir şeyi olmayan alçak, kadınlaşmış savaşçı, yalancı pehlivan, sefil Paris! Hiç doğmayaydın, yahut, düğün gecesinden evvel öleydin, Tanrıların daha hoşuna gidecekti. Ölüm, elbette, herkese rezil ve rüsva olmaktan daha iyidir. İşte, cesur Yunanlılar seninle eğleniyorlar. Onların alaylı kahkahalarını işitmiyor musun? Onlar senin, safların dışında, teke tek mertçe dövüşeceğini sanıyorlardı. Çünkü, yüzün çok güzel; fakat kalbinde ne kuvvet, ne cesaret var. Madem ki korkaktın, niçin denizler aştın, uzak bir memleketin dövüşçü insanlarının akrabası olan en güzel genç kadını kaçırdın? Baban için, yurdun için, bütün yurttaşların için ne büyük felaket! Menelaos’u beklemeye cesaret edemedin. Fakat Troia’lıların sabırlı ve saygılı insanlar, yoksa sebep olduğu felaketler için hemen seni taşa tutarlardı.

Devamı İçin Tıklayınız »

Mitolojiler
Tarih : 01 Haz 10
Yazar : ozlem

Ölülerin gömüldüğü mütareke gününün ertesi sabahı, güneş doğar doğmaz, Yunanlılar veTroia’lılar silahlarını kuşandılar. Troia surlarının bütün kapılarından çok kalabalık savaşçılar ve savaş arabaları çıkıyordu. Yunanlılar da sıkışmış saflar halinde, savaş meydanına doğru ilerliyorlardı. Çarpışma çok korkunç oldu. Her iki taraf da kudurmuş gibi, birbirlerine saldırıyorlardı.

Güneş muhariplerin tam tepelerine geldiği zaman zafer, Troia’lıların yüzüne gülmeye başladı. Hektor’un komuta ettiği Troia’lı yiğitler, Yunanlıları geriletmişti. Binlerce ölü bırakan Yunanlılar, kazdıkları hendeklerin arkasına doğru çekiliyorlardı. Orada dar bir sahaya sıkışarak kendilerini koruyabildiler. Eğer akşam biraz daha geç gelseydi. Okeanos’da batan güneş acele etmeseydi, gece Yunanlıları, karanlık bağrına bastırmasaydı, Troia’lılar tam bir zafere kavuşacaklardı.

Bu sırada Hektor; Ey Troia’lılar ve müttefiklerimiz! diye bağırdı. Bugün, gemileriyle beraber, bütün Yunan ordusunu yok edeceğimizi ummuştum. Fakat, görüyorsunuz ki, gecenin karanlığı tam başarımızı, gelecek günlere bıraktı. Şimdi siz, hayvanlarınızın koşumlarını çıkarınız, onları uygun yerde otlatınız. Evlerinizden kendileriniz için ekmekler, kuzular, kesilecek sığırlar getirtiniz. Ovada kamp kurarak, kendinizi besleyiniz, istirahat ediniz, kuvvetleniniz. Yunanlıların, gecenin karanlığından faydalanarak, bize görünmeden, gemilerine binip kaçmalarını önlemek için, onları gözetlememiz lazım. Bu sebeple, odun yığınlarını, surların üstünde ve evlerin teraslarında, damlarında ateşleyiniz. Ey kahraman Troia’lılar, benim emirlerim bunlardır.

Devamı İçin Tıklayınız »

Mitolojiler
Tarih : 29 May 10
Yazar : ozlem

Çanakkale’nin yirmibeş kilometre kadar güney batısında, bugün Hisarcık denilen yerde vaktiyle Troia şehri yükseliyordu. Etrafı kalelerle çevrilmiş olan bu ünlü Anadolu şehrinin, Priamos adında, elli çocuk babası bir kralı vardı. Priamos’un karısı Hekabe bir gece tuhaf bir rüya gördü.

Kraliçe Hekabe rüyasında, çocuk yerine alev saçan bir meşale dünyaya getirdiğini ve bu meşalenin Troia şehrini yakıp kül ettiğini gördü. Bu korkunç rüyanın gerçekleşmemesi için Hekabe bu rüyayı gördükten sonra dünyaya getirdiği bir erkek çocuğu, yok etmesi için, güvendiği bir uşağa teslim etti. Fakat, uşak, çocuğu öldürmedi. Şimdiki adı Kazdağı olan İda dağının yamacında bir derenin kenarına bıraktı. Çocuk burada beş gün, bir dişi ayı tarafından emzirildi. Sonra, bir çoban bu bebeği buldu, onu evlat edindi, büyüttü ve çocuğa Paris adını verdi.

Devamı İçin Tıklayınız »

Mitolojiler
Tarih : 29 May 10
Yazar : ozlem

Yunan donanmasının Troia’ya doğru götürdüğü savaşçıların en güzeli, en yiğidi, en yenilmezi, kahraman Akhilleus’tu. Peleus ile bir deniz perisi olan Thetis’in oğlu Akhilleus çok hızlı koşan ve hiç yaralanmayan, yani vücuduna ok girmeyen eşsiz bir yiğitti. Annesi onun bütün uzuvlarını demirden müteessir olmaz bir hale sokmak için çok küçük iken onu, Styks’in sihirli sularına daldırmıştı. Annesinin tuttuğu yer suya değmemişti. Bu sebeple Akhilleus’un yalnız sihirli suya değmeyen topuk kemiğinden başka her yeri demir işlemez, yaralanmaz olarak kalmıştı.

Babası, Akhilleus’u iyi yetiştirmesi ve terbiye etmesi için, elion dağının yamaçlarında, bir mağarada oturan Kentaurların en bilginlerinden olan Khiron’a göndermişti. Akıllı Khiron, ünlü öğrencisinin vücudunun kuvvetlenmesi için, onu kurtların ve yaban domuzlarının kemiklerinin iliği ile besliyordu. Bu rejim sayesinde, daha çok küçük iken o çocuk eliyle en ağır mızrakları, havaya kaldırıp sallayabiliyordu.

Akhilleus altı yaşına bastığı zaman rüzgar gibi koşuyor, koşuda geyikleri geride bırakıyordu. O yiğitlikle, aslanları bile korkutuyor, yakaladığı aslanları sırtına yükleniyor, alıp öğretmeni Khiron’a getiriyordu. Khiron ona daha başka şeyler de öğretmişti. O, öğretmeninden çalgı çalmasını, yaraları tedavi etmesini, otların işe yarayan gizli hassalarını, güzel vasıflarını da öğretmişti.

Akhilleus dokuz yaşına geldiği zaman meşhur kahin Kalkhas ilerde olacak bazı vakaları haber verdi. Kahinin ifadesine göre, Troia şehri, Akhilleus olmadan zaptedilemeyecekti. Fakat; şehrin Yunanlılar eline geçmesinde aslan payı olan ve onsuz ele geçirilemeyecek bulunan, meşhur şehir aynı zamanda Akhilleus’un da ölümüne sebep olacaktı. Gerçekten kahin Kalkhas eşsiz kahramanın Troia surları altında öleceğini haber veriyordu. Akhilleus’un annesi oğlunun başına gelecekleri öğrenince, onun kaderini değiştirmeye yeltendi. Ona kızların giydiği güzel süslü bir kız elbisesi giydirdi. Ve Skyros adası kralı Lykomedes’e götürdü, evlatlık olarak ona takdim etti, kral da bu güzel kızı aldı, kendi öz kızları arasına karıştırdı.

Devamı İçin Tıklayınız »

Mitolojiler
Tarih : 27 May 10
Yazar : ozlem

Vaktiyle Roma’lılar zamanında İtalya’da Latium bölgesinde, Pomona adında bir peri kızı yaşıyordu. Hamadryad’lardan olan bu peri kızı, arkadaşlarına benzemezdi. Ötekiler gibi, ormanlardan, korulardan hiç hoşlanmazdı. Sadece meyveleri, meyve bahçelerini sever, gününü bahçıvanlıkla geçirirdi. Üzüm bağlarına, meyve bahçelerine hiç kimse onun kadar candan bağlanamazdı. Elinde daima bir bahçıvan bıçağı taşır, ağaçların lüzumsuz filizlerini, onunla budar, susuz kalmış fidanları sular, meyve bahçelerinde dolaşır dururdu.

Pomona çok güzel bir peri kızı olduğu halde, Venüs’ün isteklerine yüz vermez, evlenmeyi aklından bile geçirmezdi. Kırlarda oturanların kabalığından korkar, bahçesinin kapısını sıkıca kapardı. Bilhassa erkeklerle alışverişten çok çekinirdi. Saytrler’den, Pan ve Silvanus’dan daima kaçınırdı.

Yakışıklı bir delikanlı olan Vertumnus Pomona’ya gönlünü kaptırmıştı. Peri kızının herkese olduğu gibi ona da yüz vermeyeceğini biliyor, çok üzülüyordu. Düşündü, taşındı, Pomona’yı görebilmek için kaba, yırtık, pırtık bir elbise giydi, sırtına başaklarla dolu bir sepet yüklendi. Onun bahçesine gitti. Peri kızı onu, gerçekten bir çiftçi sandı, çekinmeden onunla konuştu. Vertumnus ne kılıkta olursa olsun, sevgilisini görüp konuştuğu için çok mesuttu. Onu şüphelendirmemek için çeşitli çarelere başvuruyordu. Ot biçerken tırpanından sıçramış sansın diye sevgilisinin yanına geldiği zamanlar, bazen şakaklarından aşağı, yeşil otlar sarkıtırdı. Bazen de nasırlı eline bir övendire alır, sanki yorgun boğaları, boyunduruktan yeni salıvermiş hissini vermek isterdi. Onu azıcık bir zaman olsun görmek, gözlerini nurlandırmak için daha ne kurnazlıklar düşünürdü. Arada sırada, asma budayacakmış gibi görünerek, eline bir bağ bıçağı alır gelir, asma budama hususunda onun bilgisinden faydalanmaya çalışır; böylece onu, biraz daha fazla görmek imkanını arardı. Bazen küçük bir merdiveni sırtlar, kapısının önünden geçer, onunla konuşma fırsatını bulunca, ağaçlardan meyve toplamaya gittiğini söylerdi.

Devamı İçin Tıklayınız »

Mitolojiler
Tarih : 27 May 10
Yazar : ozlem

Latinlerin Aurora dedikleri Eos şafak tanrıçası olup, Hyperion ile Theia’nın kızı ve Helios ile Selene’nin kız kardeşleriydi. Eos, gül renkli parmakları olan, güzel ve gönül alıcı bir bakireydi. Günün ilk ışıklarını, insanlara ulaştırmakla ödevlendirildiği için her sabah, şafak vakti o, kocası Tithonos’un yatağını terk eder, bazen içinden çiğ taneleri saçılan bir kabın üzerine doğru eğilmiş olarak, kanatlı bir tanrıça halinde, Pegasos kanadı atının üzerinde, elinde bir meşale olduğu halde göklere yükselmek için Okeanos’dan çıkar. Daha sonraları, Eos, kardeşi Helios gibi bütün gün, göklerde dolaşıyor sanılarak Hemera yani Gün Tanrıçası lakabını da aldı.

Eos önce Titan Koios ile Euribia’nın oğlu Astraios ile evlendi. Bu izdivaçtan rüzgarlar doğdu. Oğlan olan dört çocuğunun adları şöyleydi; Zephyros, Euros, Boreas ve Notos. Gerçekten, gül renkli Şafak hanım, denizin koynundan çıktığı vakit, hafif rüzgarlar doğmaktadır.

Şafak vaktini ve şafağı kim sevmez. Genç ve çok güzel bir kız olduğundan Eos, görenlerin kalplerini kolaylıkla çalıyordu. Gerek tanrılardan, gerek insanlardan ona gönül verenler sayısızdı. Ares’in aklını başından aldığı için, Aphrodite ona düşman olmuştu. Aphrodite bu güzel bakireyi, bahtsız kılmak için, Eos’un gönlünün her tarafa akmasını, tanrıları değil, bir çok fani insanı severek günahkar olmasını sağladı. Bu sebepten olacak, güzel Şafak hanım, kendine hiç yakışmayan, kendi inceliğine uymayan birisine, dev cüsseli Orion’a gönül verdi ve onu kaçırdı, sarayında sakladı, onunla kirli bir hayat yaşamaya başladı.

Devamı İçin Tıklayınız »

Mitolojiler
Tarih : 27 May 10
Yazar : ozlem

Syrakusa civarında bulunan küçük Ortygia adasında, kutsal bir kaynak varmış. Arethusa adını taşıyan bu kaynak, çok eski zamanlarda bir su kaynağı değilmiş, Yunanistan’da Peleponesos’un kuzey batısında, Elis bölgesinde yaşayan çok güzel bir kız imiş. Artemis’in izinden yürüyen ve onun gibi temiz kalmak isteyen bir bakire olduğundan erkeklerle hiçbir dostluğu ve münasebeti yokmuş. Yalnız avlanmaktan hoşlanır, ormanlarda dolaşmaktan ve ormanların temiz havasını teneffüs etmekten zevk alırlarmış.

Çok güzel bir kız olduğu için kendine gönül verenler, güzelliğinden bahsedenler bulunurmuş, fakat o hiç bir erkeğe yüz vermez, avlanmaktan başka bir şey düşünmezmiş. Bir gün bu güzel kız, her zamanki gibi yine ormanlarda av peşinde dolaşmış, hayli yorulmuş. O gün hava çok sıcakmış, bu sebeple yorgunluğunu daha fazla hissetmiş. O sırada önüne güzel bir ırmak çıkmış. Hiç ses çıkarmadan, yavaş yavaş akan bu ırmağın suları çok duruymuş. Irmağın derinliklerinde, kumlar üstündeki çakıl taşları, rahatça sayılabilirmiş. O çay o kadar durgun ve düşünceliymiş ki, insan onun aktığından şüpheye düşebilirmiş. Beyaz yapraklı söğüt ağaçları, gümüş yapraklı kavaklar, gölgelerini, ırmağın üstüne düşürürlermiş, onun kenarlarında, en sıcak günlerde bile, yeşil bir serinlik hüküm sürermiş. Sıcaktan bunalmış ve yorgun düşmüş olan güzel avcı Arethusa önce suyun kenarında oturmuş, ayaklarını suya sokarak ferahlamış, sonra suyun güzelliğine ve berrak oluşuna hayran olmuş, dizine kadar suya girmiş, daha sonra dayanamamış, elbisesini çıkarmış, onları suyun üstüne doğru sarkmış olan bir söğüt dalına iliştirmiş çıplak olarak duru ve güzel ırmağın göğsüne atılmış. Berrak ırmağın, serin suları içinde yüzerek, güzel vücudunun yorgunluğunu gidermeye çalışırken, suların içinden gelen garip bir fısıltı duymuş. Güzel avcı, hiç kimsenin bulunmadığı ve görülmediği ıssız bir yerde, yıkandığı ırmağın derinliklerinden gelen bu sesten müthiş korkmuş ve en yakın kıyıya doğru koşmuş, o sırada arkasından gelen bir ses;

Devamı İçin Tıklayınız »

Mitolojiler
Tarih : 26 May 10
Yazar : ozlem

Kreusa, Erektheus’un kızı ve Orithyia ile Proris’in kızkardeşiydi. Çok bahtsız bir prenses olan Kreusa daha çocuk yaşındayken bir gün dağlara çiğdem toplamaya gitmişti. Dibinde derin bir mağara bulunan bir uçurumun üstünden hayli çiçek toplamış, onları sepet yerine başörtüsünün içine doldurmuştu. Böylece bir yığın çiçekle eve dönmeye hazırlanırken, nereden geldiği belli olmayan bir adamn kendisine kollarıyla sarıldığını dehşetle hissetti.

Görünmez adamın kucağından sıyrılmaya çalışırken, adam görünür hale geldi. Adam çok güzel bir delikanlıydı. Fakat Kreusa korktuğu için pek dikkat etmedi ve onun eşsiz güzelliğinin farkına varamadı. Bu sebeple boş yere bağırdı, annesini yardıma çağırdı. Zavallı, kendisini kucaklayanın Tanrı Apollon olduğunu bilseydi her halde ses çıkarmazdı. Apollon onu güçlü kolları arasına aldı, uçurumun dibindeki karanlık mağaraya götürdü.

Bu buluşma, Kreusa’nun arzusu hilafına bir buluşmaydı ama sonunda, Apollon’dan gebe kaldığını anladı. Kreusa ne yapacaktı? Doğurma zamanı yaklaştıkça şaşkına dönüyordu. Tanrı görünürlerde yoktu, ona kim yardım edecekti? Kreusa korkusundan derdini annesine, babasına açamıyordu. Aldığı tohum, tanrıdan da olsa onu kimse hoş görmezdi. Gebe olduğunu duysalar, belki de onu öldürürlerdi.

Doğum zamanı gelince Kreusa büsbütün perişan oldu, can korkusundan evden kaçtı, Apollon’la buluştukları karanlık mağaraya gitti. Sürüklenerek içeri girdi. Apollon’la seviştikleri köşede, kuru otlar üstünde bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Sonra zavallı bebeği, orada ölüme terk ederek, mağaradan çıktı, bitkin ve üzgün bir halde evine döndü. Fakat ana yüreği, dayanamadı, yeniden oğlunu bıraktığı yere döndü. Orada çocuğu bulamadı, belki vahşi bir hayvan parçalamıştır diye düşündü, fakat dikkatle yerlere baktı, kan lekesi falan da göremedi. Onu şaşırtan bir şey daha vardı. Bebeğin, kendi eliyle ördüğü yün örtüsü ve kundağı da meydanda yoktu. Kreusa daha çok endişeye kapıldı, acaba mağaraya giren bir kartal veya akbaba, çocuğu kundağıyla beraber alıp havalandı mı? Acaba zavallı yavru yırtıcı kuşların pençelerinde didiklenerek parçalandı mı?

Devamı İçin Tıklayınız »

Mitolojiler
Tarih : 26 May 10
Yazar : ozlem

Otos ile Ephialtes adlarındaki ikiz kardeşler, benzeri görülmemiş birer devdiler. Onlar kadar yakışıklı ve güçlü devlere pek rastlanamaz. Virgilius bu iki dev kardeş için; onlar isteseler elleriyle gökleri yıkarlar, Zeus’u al aşağı ederlerdi, der. Bazıları onların, İphimedia’nın, bazıları da Kanake’nin oğulları olduklarını söylerler. Onların babasının Poseidon’un oğlu Aloeus olduğu için bu iki kardeşe Aload’lar denir. Ama aslında onların esas babaları, deniz tanrısı Poseidon idi. Kendilerine, kendi güçlerine pek güvendikleri için, daha delikanlıyken, tanrılardan üstün olduklarını, onların sırtlarını yere getirebileceklerini göstermek istediler.

Savaş tanrısı Ares’i yakalayıp zincire vurdular. Bu hadiseye Olympos tanrıları pek içerlediler. Nasıl olur da devler, tanrıların en güçlüsü, en korkusuzu olan Ares’i alt edebilirdi? Hemen kurnaz Hermes’i gönderip, savaş tanrısını hapisten kurtarmak istediler. Bir gece Hermes’i gizlice Ares’in yanına vardı ve zincirlerini çözüp onu kurtardı. Bunun üzerine Otos ile Ephialtes daha da ileri gittiler. Pelion dağını, Ossa dağının üstüne koyup, göklere yükselmek istediler. Çok eski zamanlarda da Titanlar Pelion dağını Ossa dağının üstüne koyarak, Olympos’a tırmanmaya kalkışmışlardı. Kendilerine güvenen bu iki devin, ne yapmak istediklerini anlayan Zeus çok kızdı. Yıldırımlarını fırlatarak Otos ile Ephialtes’i öldürmek istedi. Fakat araya Poseidon girdi. Babalık şefkati ne de olsa oğullarının şımarıklığı ve küstahlığı yüzünden haklı da olsa öldürülmelerine, bir baba olarak gönlü bir türlü razı olmuyordu. Poseidon, hemen Zeus’un yanına vardı.

Yalvardı, yakardı, ben onların terbiyesini verir, onları yatıştırırım. Sen üzülme, bu işi bana bırak diyerek kardeşi Zeus’u fikrinden caydırdı. Sonra oğullarını çağırarak uslu durmalarını, tanrılara kafa tutmamalarını, kuvvetlerine güvenerek dağları sökebileceklerini ve onları birbiri üstüne koyarak, göğe çıkabileceklerini düşünmemelerini söyledi. Otos ile Ephialtes babalarının sözlerini tutarak, iki dağı üstüste koymaktan vazgeçti. Fakat kendilerinin iri yarı ve güçlü oldukları gibi güzel yüzlü, yakışıklı olduklarına da inandıkları için, bu defa kuvvet gösterisinden vazgeçip, aşk peşinde koşmak istediler. Birer Nymphe bulup, gönül eğlendirecekleri yerde, gözleri yükseklerde olduğu için dev kardeşlerden Otos, gönlünü Hera’ya verdi. Ephialtes de Artemis’i sevdi.

Devamı İçin Tıklayınız »

Mitolojiler
Tarih : 25 May 10
Yazar : ozlem

Erysikhton Thessalia’lı bir kahramandır. Ve kral Triopas’ın oğlu veya kardeşi olduğu söylenir. Çok huysuz, öfkeli bir adamdır. Kendini çok beğenir, kimseye değer vermediği gibi, tanrıları da hiçe sayar, onların buyruklarına kulak asmazdı. Bir insan dinsiz ve ahlaksız olursa ondan her şey beklenir. Durup dururken bir gün kalktı, Demeter’e ait bir ormanda bulunan, kutsal meşe ağacını kesmeye karar verdi. Birçok senelerin yetiştirdiği bu meşe, çok muhteşemdi. Etrafa o kadar dal budak sarmış o kadar yükselmişti ki, sanki koruluktaki öbür ağaçlar onun gölgesine sığınmışlardı. Onun kocaman gövdesi, Tanrıçaya ait bazı hatıraların, adakların bantlarıyla süslenirdi. Ekseriya Dryad’lar onun geniş dalları altında dans ederlerdi.

Erysikhton kölelerini çağırdı, bu kutsal meşeyi kesmelerini söyledi. Onların, tanrıça Demeter’den korkarak kesmek istemediklerini görünce, birisinin elinden baltayı alarak, neden bu ağaç Demeter için bir değer taşısın, Demeter’in kendisi bile olsa ne çıkar. O yere yıkılsın, tepesindeki yeşil dalları, yerde sürünsün diye tanrıça hakkında, terbiyesizce sözler söyleyerek baltayı hızla meşenin gövdesine indirdi. O anda, ağaç titredi ve inleyerek feryat etti. Daha ilk vuruşta, keskin balta meşenin gövdesine saplanınca, zaten, dinsiz adamın acı sözleriyle, baltayı yemeden önce, içten yaralanmış olan ağacın, birdenbire yeşil yaprakları, palamutları sarardı, soldu, bu solgunluk uzun dallara bile yayıldı.

Böğründe açılan yaradan, kabukların altından kan akmaya başladı. Bir mihrabın önünde, bir boğa kurban edildiği zaman nasıl kan akarsa, Demeter’in kutsal ağacının yarasından da öyle kanlar akıyordu. Bu vaziyet karşısında, köleler şaşırdılar, donup kaldılar. İçlerinden birisi din gayretiyle bu cinayete engel olmak istedi ve efendisinin baltasını tuttu. Ersiykthon ona öfke ile baktıktan sonra dindarlığının mükafatını al diyerek ağaca saplı duran baltayı çıkardı ve onunla zavallı kölesinin başını uçurdu. Sonra yine ağacı kesmeye başladı. O sırada, kesilen yerden kabukların arasından gelen bir ses, hala bana acımaz, beni kesmeye devam edersen Demeter seni cezalandırır diye bağırdı. Fakat onun gözü kör, kulağı sağır olmuştu.

Ne görüyor, ne duyuyordu. Mehtaplı gecelerde, orman perilerinin çeresinde dans ettikleri, güzel meşeyi, tek başına kesmeye devam etti. Yediği darbelerin tesiriyle, ağaç önce sarsıldı, sonra büyük bir gürültü ile yıkıldı. O yıkılırken, kocaman gövdesi ve dalları altında kalan, bir çok ağaçları da kırdı, geçirdi. Bu cinayet karşısında, orman perileri ağlaştılar, feryat ettiler, onların ağlaşmalarından, feryatlarından dağlar, taşlar inledi. PEriler, gözleri yaşlı, gönülleri kırık olarak, koştular, kutsal meşenin kesildiğini Demeter’e haber verdiler. Tanrıça, bu habere çok üzüldü. Kederli Dryad’lara merhametsiz Erysikhton’u şimdiye kadar görülmemiş ve işitilmemiş bir şekilde cezalandıracağını bildirdi. Onun başına açlık tanrısı Fames’u bela edecekti. İnsanlara ve bütün canlılara yiyecek ihsan eden, onları besleyen ürünleri yetiştiren Demeter ile Açlık Fames’in birbirleriyle karşılaşmalarını, vasıtasız görüşmelerini tanrılar uygun bulmadıkları için, toprak tanrısı dağlarda yaşayan ve kendi buyruğunda olan Oread’lardan birisini çağırdı ve ona şu emri verdi.

Devamı İçin Tıklayınız »

Mitolojiler
   
 
Mitolojiler
Mitolojiler
Mitolojiler